Ana Sayfa Arama Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Selim Bayraktar, Shakespeare’le Tiyatroya Güçlü Dönüş Yapıyor!..

Muhteşem Yüzyıl dizisinde canlandırdığı Sümbül Ağa karakteriyle hafızalara kazınan Selim

Muhteşem Yüzyıl dizisinde canlandırdığı Sümbül Ağa karakteriyle hafızalara kazınan Selim Bayraktar, 35 yıllık Devlet Tiyatroları serüveninin ardından, Shakespeare’in ölümsüz komedisi “Windsor’un Şen Kadınları” ile sahnelere iddialı bir dönüş yapıyor. Bayraktar, bu yapımda Falstaff karakterine hayat verirken, aynı zamanda oyunun yönetmenliğini de üstleniyor.

Bayraktar’ın ilk özel tiyatro projesi olan müzikli oyunun, yardımcı yönetmenliğini ise Ömer Alper İzci üstlendi. Shakespeare metnini klasik sınırların dışına taşıyarak müzik, ritim ve çağdaş sahne diliyle yeniden kuruyor. Bu yorum, yalnızca bir uyarlama değil; metnin ruhunu bugünün seyircisiyle yüzleştiren güçlü bir sahne manifestosu niteliği taşıyor.

Oyunun merkezinde, eski bir dünyanın son temsilcisi olan Falstaff yer alıyor. Kilolu bedeni, arsız zekâsı ve sarsılmaz özgüveniyle Falstaff, çökmekte olan şövalyelik ideallerinin canlı bir parodisi olarak sahnede beliriyor. Windsor kasabasının sakin ve düzenli hayatı, Falstaff’ın gelişiyle altüst oluyor; düzen, mizahın ve kaosun içinde yeniden şekilleniyor.

Selim Bayraktar, karaktere yaklaşımını şu sözlerle özetliyor: “Falstaff, yalnızca komik bir figür değil; Rönesans’la birlikte itibarı çöken bir sınıfın ironik aynasıdır. O sahneye çıktığında, durağanlık bozulur, dengeler yer değiştirir. Windsor’da olan tam olarak budur.”

Windsor’un Şen Kadınları, müziğin bedene, bedenin ritme dönüştüğü; mizahın alt metinle, eğlencenin eleştiriyle iç içe geçtiği çağdaş bir Shakespeare yorumu sunuyor. Selim Bayraktar’ın sahnedeki bu dönüşü, yalnızca bir oyuncunun geri dönüşü değil; yönetmen kimliğiyle de sahneye koyduğu güçlü bir vizyonun seyirciyle buluşması olarak öne çıkıyor.

YENİ BİR HİKAYE YAZACAĞIZ

Rise of Empires:Ottoman, Ufak Tefek Cinayetler ve Mehmed:Fetihler Sultanı’nın da aralarında bulunduğu çok sayıda önemli dizide rol alan Selim Bayraktar, tiyatronun kendisi için bir hayata bakış, hayatı yönlendirme ve toplumsal iyileşme olduğunu belirterek, “Yeni bir hikaye yazmak için yola çıktık. Kadroda çok güçlü isimler var. Klasik metnin özüne sadık kalan oyunda, şarkılar, ritim ve fiziksel oyunculuğun öne çıkacak. Windsor’un Şen Kadınları müzikli oyunu aynı zamanda benim için de ekip için de ilk özel tiyatro çalışması. Oyun, Londra yakınlarında, Thames Nehri kıyısında yer alan sakin bir kasaba olan Windsor’da geçiyor. Bu dingin atmosfer, eski bir şövalyenin kasabaya düşmesiyle altüst oluyor. İnanılmaz bir hikaye. Bugünün toplumsal yapısına, yaşayışına da ayna tutan oyunda seyirci eğlenecek, öğrenecek ve sorgulayacak” dedi.

İTİBARI SARSILAN ŞÖVALYELİK

Hikâyenin merkezinde, kilolu yapısı, muzip tavırları ve bitmek bilmeyen özgüveniyle eski bir şövalye olan Falstaff’ın yer aldığına dikkat çeken Bayraktar sözlerini şöyle sürdürdü: “Rönesans’la birlikte itibarı sarsılan şövalyelik kavramının karikatürleşmiş bir temsilcisi olan Falstaff, Windsor’daki durağan hayatı adeta suya atılan bir taş gibi dalgalandırıyor. Kasabanın varlıklı isimlerinin eşleri olan Bayan Page ve Bayan Ford’u baştan çıkarmak ve kocalarının servetine göz dikmek için aynı aşk mektuplarını gönderen Falstaff, farkında olmadan kendi sonunu hazırlıyor…”

KADININ FENDİ ERKEĞİ YENDİ

Oyunun özellikle orta sınıf bir kasabada yaşamanın zaafları, gösteriş merakı ve özenti halleri, aşk, sadakat ve bağışlayıcılık ile oyun içinde oyun kurgusu unsurlarının bulunduğuna dikkat çeken Selim Bayraktar sözlerini şöyle sürdürdü: “Mektupları okuyan kadınlar, bu ölçüsüz cesarete büyük bir öfkeyle karşılık veriyor ve kocalarından habersiz bir plan kuruyor. Falstaff’a verilecek ders, onun hayatı boyunca unutamayacağı kadar çaresiz, rezil ve bir o kadar da komik oluyor. Oyunun özeti, halk deyimiyle tek cümlede karşılık buluyor: Kadının fendi erkeği yendi. Shakespeare için Falstaff, insanın gizlemeye çalıştığı maskenin kendisi. Her bir izleyicinin yaşamında karşılaştığı, tanık olduğu çok sayıda hikayeyi bu oyunda görme fırsatı sunacağız. Hem soru soracağız, hem sorgulayacağız. Müzikli oyun, tempolu seyirciyi de içine alan bir sanat eseri olarak sahnelenecek. Windsor’un Şen Kadınları, hem güldüren hem düşündüren yapısıyla seyirciyi iki saat sahneye kilitleyecek. Provalara başladık. Oyun, klasik ile popüler kültür arasında kurduğu dengeyle sezonun öne çıkan tiyatro yapımları arasında yer alacaktır. Tabi kararı izleyici verecek…”

DEVLET TİYATROSU’NUN ÖNEMİ

İnsanın kişisel olarak kendini güncellemesi gerektiğini belirten Bayraktar, “Sadece bunu sinemada ya da dizi sektöründe yapamıyorsunuz. Tiyatro bizim ana aksımız, yuvamız burası eğitim kurumu. 1992 yılında girdiğim Devlet Tiyatrolarında 35 yılım geçti. Sayısız oyunla, binlerce seyirciyle buluştum. Ben bugüne kadar hiç özel tiyatro yapmadım. Burada bu enerjinin dönüşüp yükselerek seyirciyle buluşma enerjisini heyecanla bekliyorum.

YAPAY ZEKÂ TİYATRODA olmalımı? OLMAMALI?

Günümüzün en temel meselelerinden biri, insanın farkına varmadan dijitalleşmeye teslim oluşudur. Yapay zekâ; hız, konfor ve verimlilik vaatleriyle hayatın her alanına sızdı. Fakat tam da bu yüzden, tiyatroya olan ilginin artması bir tesadüf değil; seyircinin “gerçek” olana duyduğu özlemin açık bir göstergesidir.

Sinema, teknolojinin doğası gereği yapay oyuncu fikrine daha yakın durabilir. Orada tekrar vardır, kurgu vardır, hata silinir.

Ama tiyatro…
Tiyatro silinmeyen bir andır.
Bir kez olur ve biter.

Tiyatro seyircisi, sahneye kusursuzluk görmek için gelmez.
Aksine, kusurun ihtimalini görmek için gelir.

Oyuncunun hata yapabilme ihtimali vardır. Terleyebilir, unutabilir, şaşırabilir. Ve tam da bu yüzden canlıdır. Seyirci, oyuncunun “yanılabilir” olduğunu bildiği için onunla bağ kurar. Yapay zekânın bilmediği tek şey budur: yanılmak.

Bugün sahnelediğimiz Windsor’un Şen Kadınları gibi, seyirciyi oyunun içine alan interaktif bir yapıda bu durum daha da görünür hâle gelir. Seyirci bizim hatamıza güler; çünkü o hata, anın içindedir ve bir daha asla tekrarlanmayacaktır. Belki bu yüzden aynı oyunu 23, 24 kez izlemeye gelir. Çünkü her seferinde başka bir ihtimal vardır.

OYUNCU OLMAK İÇİN EVDEN KAÇTIM

Aslen Kerkük doğumluyum. Oyuncu, tiyatrocu olmak için evden kaçtım. Çünkü tiyatro, benim için her zaman organik bir yaşam biçimi oldu.

Tiyatro canlıdır. Oyuncu ezberini unutabilir. Seyirci çoğu zaman bunu fark etmez bile. Orada bir ortak akıl çalışır. Partneriniz, sizin açığınızı kapatır. Siz onun nefesine yaslanırsınız. Tiyatro, bireysel bir başarı alanı değil, karşılıklı bir güven alanıdır.

Devlet tiyatrolarında eskiden çok güzel bir gelenek vardı: “Son oyun şakası.”

Bir oyunun son kez oynandığı bilindiğinde, oyuncular sahne içinde birbirlerine küçük şakalar hazırlarlardı. Seyirci bunu bilerek gelirdi. Oyunu zaten tanırdı; ama bu kez oyuncuların birbirini nasıl “şaşırtacağını” görmek isterdi.

Bu gelenek şunu anlatırdı: Tiyatro sadece metnin değil, oyuncular arası ilişkinin sanatıdır.

Bugün buna her zamankinden fazla ihtiyacımız var. Tıpkı gıdada olduğu gibi… Organik olanın peşindeyiz. Katkısız, filtrelenmemiş, hatalı ama canlı olanın. Seyirci tiyatroya tam da bu yüzden geliyor. Ve bu oyunda da buna benzer birçok an yakalayacak.

TİYATRODA STAR YOKTUR

Tiyatro sahnesinde star yoktur.
Çünkü sahnede herkes birbirinin varlık sebebidir.

Bir oyuncunun eksik kaldığı yeri, diğerinin fazlalığıyla kapatamazsınız. Dizilerde star sistemi vardır; kamera kimin yüzüne yaklaşacağını seçer. Ama tiyatroda herkes yakın plandadır. Seyircinin kadrajı tektir ve herkesi kapsar.

Bu yüzden tiyatroda küçük rol, büyük rol yoktur.
Her rol, sahnenin omurgasıdır.

Sahne çok hassas bir alandır. Burada yaptığınız en ufak bir ivme, karşı tarafa bir tsunami gibi yansır. Bir bakış, bir duraksama, bir nefes… Hepsi büyür.

Bu oyunun hem en büyük avantajı hem de en büyük riski şudur:
Oyuncular sahneden hiç çıkmaz.
Kulis yoktur.
Bizim kulisimiz sahnedir.

İki saat boyunca, on beş dakikalık ara dışında herkes sahnede, seyirciyle göz gözedir. Hapşırmak bile bir dramaturjik karardır artık. Kulağınız kaşınırsa, onu da sahnenin gerçeğine dönüştürmek zorundasınızdır.

Çünkü tiyatroda saklanacak yer yoktur.
Ve belki de bu yüzden tiyatro hâlâ direnmektedir.

SON SÖZ

Yapay zekâ kusursuzdur.
Ama tiyatro kusurla yaşar.

Tiyatro, hata yapabilen bedenin sanatıdır.
Ve insan, hatasıyla insandır.

Bu yüzden diyorum ki:
Yapay zekâ tiyatroda olamayacak.

Reklamı Geç